Küçük bir bahçe düşü…

Sanatçının ve sanatın pandemiye verdiği ve sunduğu cevaplardan biri olabilecek açık havada sanat pratikleri elbette üretilmeye başlandı ve Ankara’da bunlardan biri olan ‘Küçük Bir Bahçe Düşü’ adlı heykel ve yerleştirme sergisi Attila Güllü küratörlüğünde 22 Ekim’den itibaren beş sanatçının (Ramazan Can, Serkan Demir, Erdal Duman, Buğra Özer ve Seval Şener) eserleriyle Almanya Büyükelçiliği ‘bahçe’sinde yerini aldı.

Açık mekanlara muhtaç olduğumuz ve bırakıldığımız bu zamanda, bir bahçe sergisi elbette ki çok heyecan verici olmakla birlikte, kentte bu mekanların yoksunluğu sanatçıların, küratörlerin ilave emek harcamalarını gerektiren bir durum haline geldi. Bir sanat eserinin sanat eseri olabilmesi için gereken şartlardan biri olan sergi mekânının yeniden düşünülmesi ve ulaşılabilmesinin zorluğu daha da somut bir hâl aldı. Her ne kadar bu önemli sergi Ankara’da desek de aslında bir büyükelçilik arazisinde olmasından ötürü kentin neredeyse bir sergi bahçesinden dahi yoksun olduğunu hatırlatan acı bir yöne de sahip.

Elçilik arazisine girildikten sonra başlayan yeşil alana sahip yerlerden biri olan ve sınırları aslında yeşil alan-patika ayrımıyla tanımlanmış yerde sergi izleyicilerle buluşuyor. Eserlerin tarihlerinden de anlaşılıyor ki hepsi pandemiye uyumlu ve bu sergi özelinde üretilmiş değiller ancak yeşile özlemden midir yoksa sanat deneyiminin kendisinin iyi hissettirmesinden midir bilinmez, eserler belki de çok doğru bir zamanda çok doğru bir yerde bizimle buluşmuş oldu.

Araziye giriş yönüyle ilgili olarak ilk karşılaştığımız eser(ler) Ramazan Can’ın gerçekten de ‘Koru’lukta karşılaşmamız muhtemel bir görsellikte, doğaya ve doğayı koruyanlara ithafen ürettiği enstalasyonuyla karşılanıyoruz ve belki de bu yüzden bir anda sergi mekânı izleyici için kurulmuş ve içine girmesi kolay bir hâl alıyor. Daha sonra iki gövdeli bir ağaca dayandırılmış şaman totemi diyebileceğimiz Kozmogoni eseri, bir sonraki Cin adlı eseriyle -zaten dönüşüme ve geri dönüşüme göndermeleri olan eserleri- sergi mekânıyla daha da çok iletişim kurgulanıyor.

Seval Şener’in iki eseri ise -Sabaha Kadar Yanıyor ve 18+-, tekniklerinin görsel politika vurgularıyla çağdaş sanat üretiminin doyuruculuğunu hissettiriyor. Her ne kadar Sabaha Kadar Yanıyor eseri ‘normal’de hava akımının yanan mumların sönmesine sebep olmayacak bir mekânda deneyimlenmesiyle belki başka türlü olacaksa da eserin gücünden ötürü açık havada da yine bir başka şekilde, ancak hiçbir olumsuz yeniden üretim ortaya konmadan bize ulaşmış bulundu.

Erdal Duman’ın yapıtları da (Tersine Dünya ve Büyük Patlama) kentin içinde ya da en azından açık havada sergilenince daha da anlam kazanan, anıt kavramının sanat eserine dönüşmüş haliyle ve savaşın kent ölçeğini yeniden sanatla üretmiş hissi veriyor. Tarihsel anlatımına eklemlediği malzeme yaklaşımı, anıta teori ve pratik yönünden bakıldığında özünde kalanları çıplak bir biçimde bize düşündürüyor.

Tan Buğra Özer’in belki de iradede olmasa da karamsarlığın yakıştığı üç heykel çalışması yine malzeme ve üretiminin verdiği hayranlıktan sonra çağdaş sanatın vasıtasıyla zamansız bir düş kurduruyor ve hatta doğaya dair sebebi olduklarımızı sorgulamaya da itekliyor. Doğaya bu denli güçlü olan vurgusu belki de esere bakarken çokça hissedilen, gelenekselle çağdaşın bir araya konma biçiminden geliyor olsa gerek.

Serkan Demir’in malzemede geri dönüşüm yaklaşımıyla yine insan olmayan doğaya ve insana dair anlatmak istediklerini Meşe ve Oda yapıtlarında testere bıçaklarını kullanmasından ötürü dokunma duyumuza en çok hitap eden sanatçı oluyor ve belki de yaratmak istediği, rahatsız olmak ve bunun üzerinden eseri düşünmeyi kurgulamak mümkün oluyor. Testere bıçaklarıyla kurguladığı meşe kelimesi, ağacın yok oluşuna sebep bir aparatın dönüp dolaşıp bir ormanı temsil etmesi gibi hem tinsel hem de malzeme olarak geri dönüşüm yapıtı ortaya çıkarıyor. Yine aynı malzemeyle ürettiği Ev/Oda eseri ise mahremiyet ve kamusallığa yapılan derin bir ayrım için sert bir temsil sunuyor.

İçinde bulunduğumuz sürecin bize hükmettiği anlardan ortaya çıkan bu sergi fikri beş sanatçının eserlerini bize ‘sergi mecrası olarak bahçe’ anlayışını deneyimletmiş olmasıyla nihayetlendi. Kentte bu deneyimin sınırlı olduğunu bilmek üzücü olsa da bu serginin pandemiye ürettiği çareyle belki de bu meseleye sanat başta olmak üzere çözüm odaklı bir sürece dönüşebilir.

Ziyaretçi gözüyle: ‘‘Küçük Bir Bahçe Düşü”
Cansu Şahin